You are here: Home Konuşmalar Benlik
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Search

Oshoturk

Benlik

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfEn iyi 
Benlik bir hastalıktır. Bilinç sağlıktır; benlik ise hastalık. Bir yerde bir şey yanlış gitmiştir. Bir düğüm, bir kompleks oluşmuştur. Bilinç nehri doğal olarak akmamaktadır. Bilinç nehrine yabancı bir şey girmiştir. Yabancı olduğu için nehir tarafından emilemeyen bir şey. Nehrin bir parçası olamayan bir şey. Nehrin bir parçası olmaya direnen bir şey. Benlik bir durağanlıktır. Benlik, bloke edilmiş, dondurulmuş bir durumdur. Tıpkı kirli bir ha- vuz gibi. Hiçbir yere gitmeden, sadece buharlaşıp kuruyan, yani ölen bir havuz. Tabii ayrıca pis kokar. O yüzden benlik ile bilinç arasındaki farkı iyi anlaman gerekiyor. Bilinçte, ben ya da ego fikri yoktur. Varoluştan ayrılma fikri bulunmamaktadır. Herhangi bir sınırı, herhangi bir engeli yoktur. Varoluşla birliktedir. Aynı derin birliktelik içinde bulunur. Birey ile bütün arasında hiçbir çekişme yoktur. İnsan sadece bütünü takip eder. Ve bütün de bireyin içine akar, tıpkı nefes almak gibi. Nefes alıp, nefes verirsin. Nefes aldığın zaman, bütün sana girer; nefes verdiğin zaman, sen bütüne girersin. Bu, sürekli bir akıştır, sürekli bir paylaşımdır. Bütün, sana kendini sunar. Ve sen de kendini bütüne sunarsın. Denge asla kaybolmaz. Ancak, benlik söz konusu olduğu zaman insan hata yapar. O, içine alır ama asla dışarı ver- mez. Biriktirmeye devam eder ve paylaşma yeteneğini kaybeder. Etrafına, kimsenin geçe- meyeceği sınırlar koymaya başlar. Kendi varlığının etrafına levhalar diker. Geçmek yasaktır! Ve zamanla bir mezara dönüşür. Çlü bir varlık olur; çünkü yaşam paylaşmaktadır. Ben, ölü bir şeydir. Sadece ismen vardır. Bilinç, sonsuz hayattır. Zengin hayat. Hiçbir sınır tanımaz. Ama normalde herkes benmerkezcidir. Benlik, bilinçsiz olmaktır. Bu ikilemin çok iyi anlaşılması gerekir. Benlikli olmak, bilinçsiz ol- maktır ve benliksiz olmak, ya da ben bilincinin olmaması, bilinçli olmaktır. Ortada bir ben olmayınca, bu küçük, minik benlik kaybolunca, asıl büyük benliğe ulaşıyorsun. Buna ister yüce benlik de, ister bütünsel benlik. Yani her ikisi de. Benliksizlik bir anlamda, onun sana ait olmadığı ve yüce benliğin, herkesin benliği olmasıdır. Kendi minik merkezini kaybedip, varoluşun merkezine ulaşıyorsun. Birden sonsuz oluyorsun. Birden etrafındaki sınırlar kayboluyor. Varlığının etrafında bir kafes yok. Ve sonsuz güç, senin üzerinden akmaya başlıyor. Sen bir araç oluyorsun. Herhangi bir engele sahip olmayan, şeffaf bir araç. Sen bir flüt oluyorsun ve Krişna senin içinden şarkı söylüyor. Sen bir yol oluyorsun. Boş. Kendine ait hiçbir şey olmayan. İşte ben buna tesli- miyet diyorum. Benlikçilik, teslim olmama tavrıdır. Çatışma, mücadele ve savaşım tavrıdır. Eğer varoluşla savaşıyorsan, benliğin yerinde olacak ve tabii ki, tekrar tekrar yenileceksin. Attığın her adım, daha derin bir yenilgiye yol açacak. Kesinlikle çaresizlik öfkesine kapılacaksın. En baştan itibaren kaybetmeye mahkûmsun. Çünkü kendi benliğini evrene karşı savunamazsın. Bu imkansız. Ayrı olarak varolamazsın. Bir rahip olamazsın. Rahip kelimesi, İngilizce [i]Monk'[/i]tır. Aynı kökenden gelen birçok kelimenin farkında olmalısın. [i]Monopol,[/i] manastır, monolog. Bir rahip, kendisi olmaya çalışan kişidir. Kendi sınırlarını tanım- layıp, tüm varoluştan ayrı olarak varolmaya çalışan biridir. Bütün çabası bencilcedir. Kaybet- meye mahkûmdur. Hiçbir rahip asla başarılı olamaz. Tanrının yanında olursan başarabilirsin; onun karşısında değil. Bütünle birlikte olarak başa- rabilirsin; ona karşı olarak değil. O yüzden eğer öfkeliysen, mutsuzsan, unutma; o mutsuz- luğu kendin yaratıyorsun. Bunu ince bir numarayla yaratıyorsun. Bütüne karşı direniyorsun. Bu, gerçek bir olay; bunun gibi bir yağmur mevsimi döneminde olmalı: Köyün içinden geçen nehir taşmıştı. İnsanlar Nasrettin Hocaya koşup, bağırdı. "Eşin taşmış nehre düştü. Hemen koş, onu kurtar!" Nasrettin Hoca koştu. Nehre atladı ve akıntıya karşı yüzmeye başladı. Etrafta toplanmış olan insanlar bağırdı. "Ne yapıyorsun Nasrettin, eşin nehirden yukarı doğru gidemez ki! Nehir onu aşağıya doğru götürüyor." Nasrettin cevap verdi: "Siz neden söz ediyorsunuz? Ben eşimi tanırım, o ancak akıntıya kar- şı gider." Ego her zaman akıntının aksine gitme çabasıdır. İnsanlar kolay şeyleri yapmaktan hoşlanmaz. Onları yapmadan önce iyice zorlaştırmak isterler. İnsanlar zor şeyleri yapmayı sever. Neden? Çünkü bir zorlukla karşılaştığın zaman, egon keskinleşir. Karşında bir müca- dele vardır. Everest'e tırmanan ilk insan olan, Edmund Hillary'e biri sordu: "Neden böyle bir risk aldınız? Çok tehlikeliydi. Sizden önce birçok insan tırmanmaya çalışırken öldü." Bu soruyu soran kişi, insanların neden Everest'e çıkmaya çalıştığını ve hayatlarını bu iş için tehlikeye attığını anla- yamıyordu. Bunun ne anlamı vardı? Başarı bunun neresindeydi? Edmund Hillary'nin şu cevabı verdiği söyleniyor: "Everest fethedilmeden durduğu sürece huzur bulamayız. Onu fethetmek zorundaydık." Ortada herhangi bir kazanç yok. Everest'in fethedilmemiş varlığı bile bir meydan okuma olarak duruyor. Kime meydan okuyor peki? "Egoya!" Kendi hayatını izle. Yaptığın birçok şeyi egon için yapıyorsun. Büyük bir ev yapmak isti- yorsun. Kendi evinde rahat olabilirsin, ama büyük bir saray yapmak istiyorsun. O büyük saray senin için değil. O büyük saray, egon için. Çok rahat bir hayatın olabilir. Ama sen para biriktirmeye devam ediyorsun. O para senin için değil. O para ego için. Bu durumda dünyanın en zengin adamı olmadan nasıl huzur bulursun? Dünyanın en zengin adamı olunca ne yapacaksın? Giderek daha fazla mutsuz olacaksın. Çünkü çatışmadan ancak mutsuzluk çıkar. Mutsuzluk, bir çatışma içinde olduğunun belirtisidir. O yüzden sorumluluğunu başka yere atma. İnsanlar mantık yürütmekte çok başarılıdır. Eğer mutsuzlarsa, "Ne yapabiliriz? Geçmiş yaşamlarımızdaki [i]karma[/i]lar bizi mutsuz ediyor," diyebilirler. Hepsi saçmalık. Geçmiş hayatın [i]karma[/i]ları seni mutsuz etmiştir. Ama geçmiş yaşamlarda. Neden şimdiye kadar beklesinler? Beklemenin bir anlamı yok. Seni asıl mutsuz eden, şu andaki [i]karma[/i]ların. Suçu eski hayatlara atmak kolaydır. Sen ne yapabilirsin? Eğer kendini değiştirmeyi düşünmüyorsan hiçbir şey yapılamaz. Geçmiş değiştirilemez. Elini sallayarak silemezsin. Geçmişini silmeye yardımcı olacak hiçbir sihir yok. O, olmuştur ve sonsuza dek olmuş kalacaktır. Artık onu değiştirmenin ihtimali yoktur. Bu, senin üzerindeki yükü kaldı- rıyor ve geçmiş [i]karma[/i]lar yüzünden mutsuz olmak zorundayım diye düşünüyorsun. Sorumluluğu Hıristiyanların yaptığı gibi şeytana atabilirsin. Hindular sorumluluğu geçmiş [i]kar- ma[/i]lara atarken, Hıristiyanlar da şeytana atıyor. O senin için tuzaklar kuruyor olmalı. Sen değil, şeytan tuzaklar kurarak seni mutsuzluğa sürüklüyor ve cehennemin derinliklerine doğru çekiyor. Seninle niye uğraşsın? Neden bu şeytan denen şey gelip seninle uğraşsın? Sonra bir de Marksistler, Komünistler, Sosyalistler var. Onlar insanları mutsuz edenin sosyal yapı ve ekonomik sistem olduğunu söylüyor. Sonra, Freud'cu Psiko-analistler var. Onlar suçu, anne-çocuk ilişkisine atıyor. Ama her zaman başka bir şey. Asla suçlu sen değilsin. Asla şu andaki sen değilsin. Sana bunu açıklamak zorundayım: "Suçlu sensin." Eğer mutsuzsan, bunun tek sorumlusu sadece ve sadece sensin. Ne geçmiş, ne sosyal yapı, ne de ekonomik sistem sana yardımcı olabilir. Eğer sen hangi toplumda olursa olsun, sen olarak kalırsan mutsuz olacaksın. Hangi ekonomik sistemde olursan ol, mutsuz olacaksın. Her dünyada mutsuz kalacaksın. Kendin olmaya devam ettiğin sürece. Çncelikle varoluşla olan bu çatışmayı bıraktığın zaman, temel değişim başlar. Bütün büyük dinler, egonuzu bırakın derken, vurgulamak istediği şey budur. Onlar çatışmayı bırakın demek istiyor. Bunu daha fazla hatırlamanı isterim. Çünkü egoyu bırak, biraz fazla metafizik kokuyor. Ego mu? Ego nerede? Ego nedir? Kelime biliniyor. Herkes anlamını biliyor. Ama yine de çok belirsiz. Kavranması mümkün değil. O yüzden, daha pratik olması için, çatış- mayı bırak demek istiyorum. Çünkü ego zaten senin çatışmacı tavrının bir yan ürünüdür. İnsanlar doğayı fethetmekten söz ediyor. İnsanlar onu, bunu fethetmekten söz ediyor. Do- ğayı nasıl fethedebilirsin? Sen onun bir parçasısın. Bir parça bütünü nasıl fethedebilir? Bunun aptallığını görüyorsun. Sen bütün ile uyum içinde olabilirsin. Ya da bütünle çatışma içinde olup, uyumsuzluk yaratabilirsin. Uyumsuzluk, mutsuzlukla sonuçlanır. Uyum ise mutlulukla. Uyum, doğal olarak derin bir dinginlik, keyif ve coşkuya neden olur. Çatışma ise, endişe, tasa, kaygı ve gerilim yaratır. Ego, etrafında yaratmış olduğun gerginliklerden başka bir şey değildir. Ve öncelikle onu yaratma ihtiyacı yoktur. Peki, neden insanlar onu yaratıyor? Bunun bir nedeni olmalı. Neden herkes kendine bir benlik yaratmaya çalışıyor. Çünkü insan kendini tanımıyor; o yüzden. Ve insanın yabancı bir kişilikle yaşaması çok zordur. O yüzden sahte bir benlik, yedek bir benlik yaratıyoruz. Gerçek benlik, bilinmezdir. Aslında gerçek benlik, asla tam olarak öğrenilemez. Gizemli ve tanımsız olarak kalmaya devam eder. Gerçek benlik o kadar geniştir ki, onu tanımlayamazsın. Gerçek benlik o kadar gizemlidir ki, onun özüne ulaşamazsın. Gerçek benlik bütünün benliğidir. İnsan aklının onu eline alıp kavraması mümkün değildir. Büyük İskender'in, bilge bir adamı huzuruna çağırdığı ünlü bir hikaye var. İskender ona sor- muş: "Tanrının ne olduğunu öğrendiğini duydum. Lütfen bana anlat. Ben arayış içindeyim ve insanlar senin bulduğunu söylüyor. O yüzden beni Tanrı hakkında aydınlat. Tanrı nedir?" Anlatılanlara göre, bilge adam bunu düşünmek için en az bir yirmi dört saat vermeniz gere- kiyor demiş. Yirmi dört saat geçmiş ve İskender büyük bir heyecanla bekliyormuş. Bilge adam gelip, yedi güne ihtiyacım var demiş. Sonra yedi gün geçmiş ve İskender sabırsızlıkla bekliyormuş. Bilge adam gelip, bir yıla ihti- yacım var demiş. İskender kızmış. "Bir yıla ihtiyacım var da ne demek? Biliyor musun, bilmiyor musun? Bili- yorsan, biliyorsundur; bana söyle. Neden vakti boşa harcıyorsun?" Bilge adam gülmüş ve demiş ki: "Çzerinde ne kadar düşünürsen, o kadar bilinmez oluyor. Ne kadar çok şey bilirsen, bildiğini söylemek o kadar zorlaşıyor. Yirmi dört saat boyunca toparlamaya çalıştım ama parmaklarımın arasından kayıp gitti. Tıpkı cıva gibi ele avuca sığmayan bir şey. Sonra yedi gün istedim. Bu da işe yaramadı. şimdi en az bir yıl gerekiyor. Ve ondan sonra da bir tarif yapabileceğimden emin değilim." Bilge adam çok iyi yapmış. Gerçekten bilge olmalı. Çünkü gerçek benliği tanımlamanın hiçbir yolu yoktur. Ama insan benliksiz yaşayamaz. İnsan kendini boşlukta hisseder. O zaman insan, jantsız bir tekerlek gibi, merkezi olmayan bir çember gibi hisseder. Evet, benliksiz yaşamak çok zordur. Gerçek benliği tanımak çok zordur. İnsanın evine ulaşması için çok uzun bir yol katetmesi gerekir. Doğru kapıya gelinceye kadar birçok kapıyı çalmak gerekir. İşin kolayı, sahte bir benlik yaratmaktır. Gerçek gül yetiştirmek zordur. Gidip plastik gül satın alabilirsin. Onlar seni kandırmaz, ama komşularını kandırır. "Değil mi?" Egonun anlamı da budur. O seni kan- dıramaz. Sen kendini kandıramadığını çok iyi biliyorsun. Ama en azından komşuları kandıra- bilirsin. Dış dünyada kim olduğuna dair belirli bir etiket olur. Bunu hiç düşündün mü? Biri sana, kimsin diye sorduğu zaman, ne yanıt veriyorsun? Adını söylüyorsun. O isim senin değil. Çünkü dünyaya bir isim sahibi olmadan geldin. İsimsiz geldin. O senin mülkün değil. Sana verilmiş bir şey. Ve herhangi bir isim, A, B, C, D, aynı işlevi görür. Hiç önemi yoktur. İsmin hiçbir zorunluluğu yoktur. Eğer adın Ram ise, güzel. Eğer adın Hari ise, güzel. Hiçbir fark yoktur. Herhangi bir ismin olabilirdi. Çünkü isim sadece bir etiket. Sana hitap edecekleri bir isim. Ama varlığınla hiçbir ilgisi yok. Ya da kimsin sorusuna, ben bir doktorum, ben bir mühendisim, ben bir iş ada- mıyım, ben ressamım gibi şeyler söyleyebilirsin. Ama bu da senin hakkında herhangi bir şey söylemez. Ben doktorum dediğin zaman, kendin hakkında değil, mesleğin hakkında bir şey söylüyor- sun. Nasıl para kazandığını ifade ediyorsun. Hayatın hakkında hiçbir şey söylemeden, nasıl para kazandığını söylüyorsun. Hayatını bir mühendis, doktor ya da iş adamı olarak kaza- nıyor olabilirsin. Bu tamamen konu dışıdır. Senin hakkında hiçbir şey söylemez. Ya da babanın adını, annenin adını, soyağacını söylersin. Bunlar da ilgisizdir. Çünkü seni tanımlamaz. Belirli bir aileye doğmuş olman tamamen tesadüfidir. Aynı şekilde başka bir aileye doğmuş olabilirdin ve en ufak bir fark hissetmemiş olurdun. Bunlar sadece kullanışlı numaralardır. Ve insan, benlik oluşturur. Bu benlik, sahte benliktir. Yaratılmış, üretilmiş, evde yapılmış bir benlik. Asıl gerçek benliğin, gizem ve sis perdesinin derinliklerinde gizlidir. şöyle bir hikaye okudum. Bir Fransız, Arap rehberi ile birlikte çölü geçiyordu. Arap rehber ise her gün, belirli saatlerde sıcak kumlar üstünde namaz kılıp, Tanrı'sına dua ediyordu. Sonunda bir akşam, ateist olan Fransız, Arap'a sordu: "Bir Tanrı olduğunu nereden biliyorsun?" Rehber bir an için adamı süzdükten sonra yanıtladı: "Tanrı'nın olduğunu nereden mi bili- yorum? Dün akşam buradan bir insanın değil de, devenin geçtiğini nasıl bildim? Kumdaki ayak izinden, değil mi?" Sonra, ufuk çizgisinde kaybolmakta olan son güneş ışınlarını işaret edip devam etti: "Bu ayak izi insana ait değil." Benlik, senin tarafından yaratılamaz. O, insan yapımı olamaz. O benliği sen yanında getirdin. O, sensin. Onu nasıl yaratabilirsin? Yaratmak için ondan önce orada olman gerekir. Hıristi- yanlar, Müslümanlar, Hindular, insan bir yaratıktır derken bunu söylemek istiyor. İnsanın kendini yaratmadığını söylüyor; hepsi bu. Yaratıcı, bilinmeyenin içinde bir yerde gizli. Hepi- miz gizemli bir hayat kaynağından ortaya çıktık. Benliğin sana ait değil. Bu sahte benlik sen değilsin. Çünkü onu sen yarattın. Gerçek benliğin de sana ait değil. Çünkü o hala Tanrının içinde. Sen hala Tanrının içinden filizleniyorsun. Yaşam boyu bir bayrak gibi taşıdığın bu sahte benlik, her zaman hasar görme tehdidi altın- dadır. Çok zayıf ve kırılgandır. Çyle olmak zorunda; çünkü insan yapımı. İnsan ölümsüz bir şeyi nasıl yapabilir? Kendisi de ölümlü olduğu için, ürettiği her şey ölümlü olmak zorunda. O yüzden sürekli aynı korkuyu yaşarlar. Kaybolabilirim! ‘Benliğim kaybolabilir' korkusu. Bu sü- regelen korku varlığının içinde titremeye devam eder. Çünkü bu sahte benlik hakkında asla emin olamazsın. Sahte olduğunu biliyorsun, bu gerçekten kaçmaya çalışıyor olabilirsin; ama sahte olduğunu biliyorsun. Bir araya toplanmıştır. Çretilmiştir. Mekanik bir şeydir. Organik değil. Bir organik bütünlük ile mekanik bütünlük arasındaki farkı hiç gözlemledin mi? Bir araba motoru yapabilirsin. Parçalarını dükkandan satın alıp, bu parçaları evde monte edebilirsin. Ve motor bir bütün olarak işlemeye başlar. Ya da bir marketten radyo parçalarını satın alıp monte ettiğin zaman, radyo bir bütün gibi işlemeye başlar. Bir şekilde bir benliğe kavuş- muştur. Hiçbir parça tek başına radyo işlevi göremez. Tüm parçalar bir arada olduğu zaman radyo olur. Ancak, bu bütünlük mekaniktir. Dışardan zorlanmıştır. Ama toprağa tohum attığın zaman, bu tohumlar toprakla bütünleşiyor ve bir bitki doğuyor. Bu bütünlük orga- niktir. Dışardan zorlanmamıştır. Tohumun içindeki bütünlükten gelir. Tohum büyümeye devam eder. Topraktan, havadan, güneşten, gökyüzünden, binlerce şey toplar. Ama bütün- lüğü kendi içinden gelir. Çnce merkez gelir, sonra çeperi oluşur. Mekanik bütünlükte, çeper oluşturulur ve merkez ortaya çıkar. İnsan organik bir bütündür. Bir zamanlar herhangi bir ağaç gibi bir tohumdun. Annenin rahmindeki toprakta kendi çeperini toplamaya başladın. Çnce merkez vardı ve bu mer- kezden yola çıkarak çeper oluştu. Ama şimdi o merkezi tamamen unutmuş durumdasın. Çeperde yaşıyor ve bütün hayatının ondan ibaret olduğunu sanıyorsun. Bu sürekli üzerinde yaşamış olduğun çeper, kendine bir benlik, bir sahte benlik yaratıyor. Ve bu da sana, bir birey olduğun duygusu veriyor. Ancak, bu her zaman kırılgandır; çünkü herhangi bir organik bütünlüğü yoktur. Çlüm korkusu da budur. Eğer gerçek benliğini biliyorsan, asla ölümden korkmazsın. Böyle bir şey söz konusu olamaz; çünkü organik bütünlük asla ölmez. Organik bütünlük ölüm- süzdür. Sadece mekanik bütünlükler bir araya getirilir ve sonunda ölür. Monte edilmiş bir şey, bir gün mutlaka parçalanır. Mekanik bütünlüğün bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Or- ganik bütünlüğün başlangıcı ya da sonu yoktur; o sonsuz bir süreçtir. Kendi merkezini tanıyor musun? Eğer tanımıyorsan, o zaman sürekli korkacaksın. O yüzden sahte benlik sürekli korkar. Sürekli titrer. Her zaman başkalarından destek alma ihtiyacı hissedersin. Seni takdir edecek, seni alkışlayacak; ne kadar güzel ya da ne kadar zeki olduğunu söyleyecek birileri. Sürekli bu tip şeyleri sana hipnotik telkin gibi söyleyen insan- lara ihtiyacın var. Böylece zeki, güzel ve güçlü olduğuna inanabilirsin. Ama bir noktaya dikkat et; her zaman başkalarına bağımlısın. Aptal bir adam gelip sana ne kadar zeki olduğunu söylüyor. Sonuçta ancak aptal bir adama zeki görünebilirsin. Eğer senden daha zeki olsaydı, tabii ki ona zeki görünmeyecektin. O yüzden aptal bir adam gelip, zeki olduğunu teyit edince çok mutlu oluyorsun. Sen ancak çirkin bir insana güzel görünebilirsin. Eğer o senden daha güzelse, sen çirkin olursun. Çünkü bunların hepsi görecelidir. Eğer çirkin insanlar senin güzelliğini teyit ederse çok mutlu olur- sun. Bu ne tür bir zeka ki, aptal insanlar tarafından teyit edilmek zorunda. Bu ne tür bir güzellik ki, çirkin insanlar tarafından teyit edilmek zorunda. Hepsi tamamen sahtedir; aptalcadır. Ama sen aramaya devam ediyorsun. Dış dünyada egon için destek arayışına giriyorsun. Biri gelip küçük bir destek verdiği zaman, payandan oluyor. Aksi halde egonun her zaman çökme tehlikesi vardır. O yüzden onu sürekli, çeşitli yönlerden desteklemek zorundasın. Ve bu da sürekli bir tasa yaratır. O yüzden yalnızken çok daha asilsin. Çünkü herhangi bir endişen yok. Seni görecek kimse yok. Yalnızken çok daha masumsun. Tuvaletinde çok daha masumsun. Daha çocuk gibisin. Aynanın önünde durur, komik suratlar yaparak keyfini çıkartırsın. Ama eğer küçük bir çocuğun kapı aralığından baktığını fark edersen, bir anda tamamen değişirsin. Artık egon söz konusudur. O yüzden insanlar başkalarından bu kadar korkar. Yalnızken hiçbir endişen yoktur. Çnlü bir Zen hikayesi vardır. Bir Zen ustası resim yapıyordu. Ve baş müridini yanına oturtup, resim mükemmel olduğunda kendisine söylemesini istedi. Mürit endişeliydi. Usta da endişeliydi. Çünkü mürit ustasının mükemmel olmayan bir şey yaptığını hiç görmemişti. Ancak, o gün her şey ters gitmeye başladı. Usta çabaladı ve çabaladıkça daha da kötü oldu. Japonya'da ya da Çin'de Hat sanatı, pirinç kağıdı üzerinde yapılır. Çok hassas, çok narin, belirli bir kağıdın üzerinde. Eğer bir an kararsız kalırsan... Yüzyıllar boyunca Hat sanatçısının ne zaman kararsızlığa düştüğü her zaman anlaşılmıştır. Çünkü mürekkep pirinç kağıdına yayılır ve yazıyı bozar. Pirinç kağıdı üzerinde aldatmak çok zordur. Akıcı olman gerekir. Asla kararsız kalamazsın. Bir an için bile durduğun an, kararsız kaldığın an, yapacak bir şey yoktur. Kaçırdın. Çoktan kaçırdın. Keskin göze sahip olan biri hemen, "Bu bir Zen resmi değil," der. Çünkü Zen resminin anlık ve akıcı olması gerekir. Usta çabaladı ve çabalamaya devam ettikçe terledi. Yanındaki müridi oturmuş, başını olum- suzca sallıyor; hayır, bu mükemmel olmadı diyordu. Bunun sonucunda usta giderek daha fazla hata yapıyordu. Mürekkep bitmek üzereydi. O yüzden usta müridini yeni mürekkep hazırlamaya yolladı. Mürit dışarıda mürekkebi hazırlarken, usta sanat eserini yarattı. Mürit geri döndüğü zaman, "Usta, ama bu mükemmel! Ne oldu?" diye sordu. Usta güldü. "Bir şeyin farkına vardım. Senin varlığın, birinin takdiri ya da olumsuz eleştiri getirmesi fikri, evet ya da hayır deme durumu, benim iç dinginliğimi rahatsız etti. Artık bir daha asla rahatsız olmayacağım. Daha öncekilerin mükemmel olmamasının tek nedeninin, onları mükemmel yapmaya çalışmam olduğunu anladım." Bir şeyi mükemmel yapmaya çalışırsan eksik olur. Doğal olarak yap, her zaman mükemmel olur. Doğa mükemmeldir. Çaba ise mükemmel değildir. O yüzden ne zaman bir şeyi aşırı yapıyorsan, onu yok ediyorsun. Olay tamamen budur. Herkes çok güzel konuşur. Herkes konuşmacıdır. İnsanlar sürekli konuşur. Ama onları bir sahneye çıkartıp, bir kalabalığa hitap etmelerini söyleyin, birden aptallaşırlar. Birden her şeyi unuturlar. Ağızlarından tek bir kelime bile çıkmaz. Konuşmaya çalışsalar bile asil olmaz. Çünkü doğal değildir. Akıcı değil- dir. Ne oldu? Bu adamın dostlarıyla, eşiyle, çocuklarıyla çok güzel konuştuğunu biliyorsun. Bunlar da insan; aynı insanlar. Neden korkuyorsun? Çünkü benliğin devreye girdi. Artık egon söz konusu. Sahnede bir performans göstermeye çalışıyorsun. Bunu iyi dinle. Ne zaman bir şey sergilemeye çalışırsan, egon için gıda arıyorsun. Ne zaman doğal olup, olayları akışına bıraksan, hepsi mükemmel oluyor ve bir sorun çıkmıyor. Doğal olduğun zaman, olayları akışına bıraktığında, Tanrı arkandadır. Ne zaman korkuyorsan, titri- yorsan, bir şeyleri ispat etmeye çalışıyorsan, Tanrıyı kaybedersin. Korkunda onu unutmuş- sundur. Etrafındaki insanlara bakarken, kendi kaynağını unutmuşsundur. Bencillik bir zayıflığa dönüşür. Benliksiz bir insan güçlüdür. Ancak, bu gücünün kendisiyle bir ilgisi yoktur. O, öteden gelir. Benliğine dikkat ettiğin zaman başın derttedir. Benlikçi olduğun zaman, aslında kim olduğunu bilmediğinin emarelerini gösteriyorsun. Kendi benliğin, daha henüz yuvana ulaşmadığına işa- ret ediyor. şu fıkrayı dinle: Güzel bir kız geçerken, Nasrettin Hoca dönüp bakmış. Eşi, somurtarak tepki vermiş: "Ne zaman güzel bir kız görsen evli olduğunu unutuyorsun." "İşte bu konuda yanılıyorsun!" demiş hoca. "En çok o zaman farkına varıyorum." Ne zaman benliğini sergilersen, aslında sadece benliğinin bilincinde olmadığını gösteriyorsun. Kim olduğunu bilmiyorsun. Eğer bilseydin, o zaman herhangi bir sorun olmazdı. O zaman görüş aramazdın. Başkalarının hakkında söyledikleri seni endişelendirmezdi. Çünkü ilgisi yok. Sonuçta kimse senin hakkında bir şey söylemez. İnsanlar senin hakkında bir şey söyle- diği zaman, aslında kendilerini anlatıyor. Bir gün şöyle bir olay oldu, Jaipur'daydım: Bir sabah adamın biri beni görmeye geldi. Ve "Sen ermişsin," dedi. "Haklısın," dedim. O orada otururken, bana karşı olan bir adam geldi ve o da; "Sen şeytan gibisin," dedi. "Haklısın," dedim. İlk adam biraz endişelendi. Ve araya girdi: "Nasıl yani? Bana haklısın dedin. Bu adama da haklısın diyorsun. İkimiz birden haklı olamayız." Konuşmaya başladım. "Sadece ikiniz değil, milyonlarca insan benim hakkımda haklı olabilir. Çünkü benim hakkımda söyledikleri her şeyle, aslında kendilerini anlatıyorlar. Beni nasıl bilebilirler? Bu imkansız. Onlar daha kendilerini tanımamış. Söyledikleri her şey kendi yo- rumları." Bunun üzerine adam sordu: "O zaman sen kimsin? Eğer benim yorumum, senin ermiş oldu- ğun ise, onun yorumu senin şeytan olduğun ise, sen kimsin?" "Ben sadece kendimim. Kendim hakkında bir yorumum yok. Buna bir ihtiyaç duymuyorum. Sadece kendim olduğum için, bu ne anlama gelirse gelsin çok mutluyum. Kendim olmak bana yetiyor." Kimse senin hakkında bir şey söyleyemez. İnsanlar, ne derse desin, kendileri hakkında ko- nuşur. Ancak, sen hemen korkarsın; çünkü hala o sahte merkezinize yapışıyorsun. O sahte merkez başkalarına bağımlıdır ve o yüzden de sen sürekli başkalarının, hakkında neler söylediğine bakarsın. Sürekli başka insanların izinden gidersin, sürekli onları tatmin etmeye çalışırsın. Sürekli saygın bir insan olmaya çalışırsın ve sürekli egonu süslemeye çalışırsın. Bu, intihar etmek gibi bir şeydir. Başkalarının sözlerinden rahatsız olmak yerine kendi içine bakman gerekir. İnsanın gerçek benliği tanıması o kadar ucuz değildir. Ama insanlar hep ucuza kaçmayı tercih eder. Nasrettin Hoca'nın sırt ağrıları dayanılmaz boyutlara gelince, sorunun nedenini öğrenmek için bir uzman doktora gider. "Evet," dedi doktor. "Sorununuzu çözmek için ameliyat olacaksınız, hastanede iki hafta kal- dıktan sonra altı ay evde yataktan kalkmamanız gerekir." "Doktor, benim bunları yapacak kadar birikmiş param yok!" diye bağırdı Nasrettin Hoca. "O zaman yirmi beş dolara röntgen üzerinde rötuş yapabilirim!" Bu ucuzculuktur! Röntgene rötuş yapmak. Çünkü bu, senin sağlığını kazanmanı sağlama- yacak. Bizim yaptığımız da bu. Sürekli röntgen üzerinde rötuş yapıyoruz ve bir mucize olmasını bekliyoruz. Egonu süslediğin zaman röntgene rötuş yapmış oluyorsun. Bu sana hiçbir şekilde yardımcı olmayacak, sağlıklı olmanı sağlamayacak. Ama daha ucuz olduğu kesin. Ameliyata gerek yok, herhangi bir masrafı yok. Ama ne gerek var? Istırabın devam edecek. Saygın oluyorsun ama mutsuzluğun devam ediyor. Toplum tarafından övülen biri oluyorsun ama mutsuzluğun devam ediyor. Altın madalyalarla donanıyorsun ama mutsuzluğun devam ediyor. O altın madalyalar mutsuzluğunu gidermeyecek; onlar röntgendeki rötuşlara benzi- yor. Ego üzerindeki tüm süslemeler, ego içindir ve kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Ve sen giderek zayıflamaya başlarsın. Çünkü egon her geçen gün zayıflamaktadır. Bedenin zayıflayacak, zihnin zayıflayacak ve zamanla beden-zihin karışımından yaratmış olduğun egon zayıflayacak. Korkun giderek artacak; her an patlayabilecek bir yanardağ üzerinde oturmuş olacaksın. Dinlenmene izin vermeyecek. Gevşemene izin vermeyecek, sana tek bir dakikalık huzuru bile çok görecek. Bunu anladığın zaman, bütün enerjin bir başka yöne çevrilmiş olur. İnsan kendini tanımalı. Başkalarının, hakkında söyledikleri seni endişelendirmemeli. Bir arkadaşım bana çok güzel bir fıkra gönderdi: Bir adam varmış ve onu kimse fark etmezmiş. Hiçbir arkadaşı yokmuş. Miami'deki bir pa- zarlamacılar toplantısına katılmış ve herkesin mutlu olduğunu, güldüğünü ve birbiri ile ilgilen- diğini görmüş. Ama kimse onunla ilgilenmiyormuş. Bir akşam canı çok sıkılmış bir şekilde otururken, bir başka pazarlamacıyla konuşmaya baş- lamış ve ona sorununu anlatmış. "Ben bu sorunun çözümünü biliyorum!" diye bağırmış diğer adam. "Bir deve bul ve onun üzerine binip caddelerde dolaş. Kısa sürede herkes seni fark edecek ve istediğin kadar arkadaşa sahip olacaksın." Hikaye bu ya, o sırada iflas etmiş bir sirk varmış ve bir deveyi satmak istiyorlarmış. Adam deveyi satın almış ve ona binip sokaklarda dolaşmaya başlamış. Tabii ki birden herkes onu fark etmiş ve ilgi göstermeye başlamış. Kendini dünyanın zirvesinde hissediyormuş. Ancak, bir hafta sonra deve kaybolmuş. Adam çok üzülmüş ve hemen yerel gazeteyi ara- yarak kayıp devesi için aranıyor ilanı vermek istemiş. "Deve erkek miydi, yoksa dişi mi?" diye sormuş telefondaki adam. "Dişi mi, erkek mi? Ben nereden bileyim?" diye bağırmış adam. Sonra düşünmüş ve, "Evet, elbette, tabii ki erkekti!" demiş. "Nereden biliyorsunuz?" diye sormuş telefondaki adam. Adam yanıtlamış: "Çünkü ne zaman devenin üstüne binip caddede dolaşsam, insanlar ‘şu devedeki [i]schmuck[/i]a bakın!' diye bağırıyordu." ‘[i]Schmuck'[/i] İbranice bir kelimedir. Çok güzel bir kelimedir. İki anlamı vardır ve bu anlamlar aslında birbiriyle ilgilidir. İlk anlamı ‘aptal' demektir. Diğer anlamı en başta çok ilgisiz görünür ve erkeklik organı anlamına gelir. Ancak bir anlamda, iki anlam arasında çok derin bir ilişki vardır. Aptallar, sadece seksüel varlıklar olarak yaşar. Başka bir yaşam bilmezler. O yüzden ‘[i]schmuck'[/i] çok güzel bir kelimedir. Eğer bir insan hayat olarak sadece seksi görü- yorsa, o aptaldır, aptal bir insandır. İnsanlar "Devedeki şu aptala bakın!" diyordu ama adam onların, devenin erkeklik orga- nından söz ettiğini sanıyordu, kendisi hakkında değil. Ego çok aldatıcıdır. Duymak istediğini duyar, yorumlamak istediği gibi yorumlar ve asla ger- çeği görmez. Gerçeğin kendisini sana göstermesine izin vermez. Ego içinde yaşayan bir insan, perdeler arkasında yaşar. Ve bu perdeler pasif değildir. Aktif perdelerdir. O yüzden bu perdelerden ne geçerse geçsin, perdeler onu değiştirir. İnsanlar kendi yarattıkları bir zihinsel dünya içinde yaşıyor. Ve bu sahte dünyalarının merke- zinde ise egoları bulunur. Buna bir illüzyon, bir ‘[i]maya'[/i] diyebiliriz. Egolarının etrafında bir dünya yaratırlar. Bu dünyada bir başkası yaşayamaz. O dünyada sadece kendileri yaşar. Egonu bıraktığın zaman, egonun etrafında yaratmış olduğun bütün dünyayı da bırakırsın. İlk kez olarak her şeyi olduğu gibi görmeye başlarsın, görmek istediğin gibi değil. Hayatın olgu- larını görme kapasitesine ulaştığın zaman ise gerçeği bilme kapasitesine ulaşırsın. [img align=left]http://www.oshoturk.com/uploads/img462c8dfc6b739.gif[/img] [b]YARATICILIK Ganj Kitap[/b]
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • Facebook
  • Linkarena
  • Newsvine
  • reddit
  • StumbleUpon
  • Yahoo! Bookmarks