Category: Sangeet Blog

OSHO’nun Türkiye’deki Gelişimi

OSHO belgeselinin yarattığı etkiler üzerine düşünüyorum.
Neden insanlar bu kadar çok etkileniyor? Elbette pek çok neden var.
Anlatılanlar Bayağı bir polisiye hikaye gibi. Kocaman egolu bir kadın ve peşinden sürüklediği insanlarla bir sürü halt karıştırıyor.
 
Tam bir Brezilya dizisi! Daha doğrusu (artık) çok kötü çekilmiş bir Türk dizisi!
 
Elbette neyin insanların dikkatini çekeceğini gayet iyi bilen medyacılar bu hikayeyi allayıp pullayıp anlatıyor. (defalarca ve defalarca, sıkılmadan ve hiç usanmadan!)
 
Ancak, bu hikaye zaten biliniyordu. Tam 35 yıldır bu hikaye biliniyordu ve sanki bir şey ortaya çıkartılıyormuş gibi bir hava oluştu(ruldu).
 
Özellikle Türkiye’de bu hikayenin alıcısı çok oldu. Çünkü o olaylar olurken 80’lerin ilk yarısında Türkiye’de faşist bir askeri rejim ortalığı kasıp kavuruyordu ve OSHO neredeyse hiç bilinmiyordu. Muhtemelen bu yazıyı okuyan 30 yaş altı genç arkadaşların bilmediği bir süreç yaşanıyordu. Silindir gibi toplumun üzerinden askeri rejim geçmekteydi. Kimsenin böyle şeylere vakti de enerjisi de yoktu.
 
Sonralarında, OSHO’nun Türkiye’de tanınmasına katkılarda bulunmuş bir insan olarak benim bile ilk tanışmam 1994’e rastlıyor.
 
Bir kitabını felsefe dersinde üniversite son sınıfta okudum. O an ona vuruldum. Bu bilgelik ve netlik o ana kadar hiçbir filozof yahut yazarda görmediğim bir şeydi.
 
Hele bunların konuşma olduğunu ve sonradan kitaplaştırılıp yazıya döküldüğünü öğrendiğimde daha da şaşırmıştım.
 
Ben mezun olup ne yapacağım, hayata nasıl tutunacağım derken birkaç yıl harcadım, mecburen askere gittim vs. sonrasında 1999 yılında bir gün şirketin verdiği arabada trafikte beklerken ne kadar mutsuz olduğumu ve kendimi ölü gibi hissettiğimi fark ettim ve birden birkaç yıl önce OSHO okuduğum ve onun bir merkezi olduğunu hatırladım..
 
Bir ay sonra Hindistan’a doğru, bir otobüse atlayıp kendimi Doğubeyazıt’a doğru yol alırken buldum..
 
Karayolu üzerinden giderek, Hindistan’a altı ay süren bir yolculuk yaptım ve Pune’da da epey bir kaldım…
 
OSHO hayatıma girmişti artık.
 
O gün bugündür giderek daha çok yer kaplıyor ruhumda OSHO ve ondan öğrendiklerim.
 
Bu tamamıyla şahsi bir yolculuk. Ancak elbette yolda epey dostlar edindik. Bazen dostluklar düşmanlığa düşmanlıklar da dostluğa dönüştü.
 
İnsan zihni böyledir. Bir merkezi olmadığından seni bir aşağı bir yukarı savurur. Bunların hepsinden bir şeyler öğrendik şükür. Kendi egomuzu, zihnimizi gözlemle ve tartma fırsatımız oldu.
 
OSHO sayesinde.
 
Çünkü onun yarattığı meditasyon ve gelişme yöntemleri ve yaklaşımı insanın kendi nefsini anlaması ve onun dışına özgürlüğe doğru ilerlemesi için birebir.
 
Demem o ki, bu yolda benim ilerleme aşamalarım Türkiye’deki OSHO’nun tanınması hikayesiyle epey bir paraleldir.
 
2002’de Pune’da tanıştığım ve sonrasında ortaklarım olacak olan kişilerle o zamanki markası OWO olan şimdiki Ganj Yayıncılığı kurduk.
 
OSHO kitapları basmaya başladık. ve OWO adında kişisel gelişim merkezinde bazı başka çalışmalarla birlikte OSHO çalışmaları da yapılmaya başlandı.
 
Sonra bir merkez daha açıldı… Sonradan ikisi de kapandı.
 
Başka yerler de oldu ve OSHO terapistleri ve meditasyon çalışmaları pek çok yerde de sunulmaya başlandı.
 
Bu süreçte 2004 yılından 2018’e kadar 120’den fazla OSHO kitabı yayınlandı Türkiye’de. Ve bu İngilizce’den sonra en çok sayıda basılmış OSHO kitabı demek oluyor. Çok geç başlasak da şu an dünyada İngilizce’den sonra en çok kitap Türkçe’de basılmış durumda.
 
Sonrasında insanlar OSHO’nun sözlerini internette paylaşmaya başladı.
 
Ve OSHO’nun tanınması hep OSHO adıyla oldu çünkü son zamanlarında, ismini -hayatında pek çok kereler olduğu gibi ancak bu sefer son kez- değiştirmişti ve Türkiye’de öncesinde pek bilinmediğinden doğal olarak bu isimle tanındı.
 
Bu sebeple OSHO’yu bu hikayelerden çok sonra tanımış insanlar olarak Türkiye’deki kişiler sanki kandırılmış gibi hissetmiş olmalılar diye düşünüyorum bazen. Ama durum kesinlikle bununla ilgili değildir. OSHO hayatının çeşitli evrelerinde farklı isimler kullanmıştır. Bu isimler aslında isimden çok sıfatlardır. OSHO’nun bilinç düzeylerine denk gelen sıfatlardır bunlar… 
Bu ve bunun gibi hikayeler ve pek çok daha fazlası her zaman orta yerdeydi. Hatta OSHO’nun otobiyografisi olan Provakatör Mistik kitabında bu olaylar ve çok daha fazlası vardı. Ve bu kitap en önce yayınlanmış OSHO kitaplarından birisidir. 2002 ya da 2003 yılında ilk kez basılmıştır…
 
Oysa sadece bu belgesele bakınca ve özellikle de medyadaki sunuluş şekline kanarak insanlar OSHO’yu hiç olmadığı bir şey olarak görebiliyor, algılayabiliyor.
 
Bunun gibi etiketleme çabalarının OSHO derinliğindeki bir usta için büyük bir haksızlık olduğunu bilen biliyor. Bilmeyen-anlamayan için ise biraz zamana ihtiyaç olacak.
 
Sorun değil OSHO gibi zamansız bilgeler için bunun bir zararı yok.
 
Güneş balçıkla sıvanamaz.
 
Bunu, kendisini balçık haline getirenler düşünsün. Ben ve benim gibi insanlar güneşin tadını çıkartıyoruz ve balçık ise kendi zavallılığının içerisinde boğulacak ve kaybolup gidecektir.
 
OSHO’nun tek bir sözünü eleştirecek birikimi olmayan insanlar ona sadece çamur atıyorlar. Ama güneşe çamur erişemez bile! Kendi küçücük egosunun kabuğunun dışarısını bilemeyenlerin, o kabuğun güvencesini rahatsız eden kimseye saldırması elbette beklenen bir şey.
 
Birazcık kalbi ve gözleri açık bir insan OSHO’ya pislik bulaştırmak için Sheela ve diğerlerinin yaptıkları üzerinden eleştiri ve saldırı yapıldığını anlayacak…
Lütfen belgeseli izleyin ve tadını çıkartın.
 
Ama lütfen bu belgeselde anlatılanların gerçeklerin yüz binde biri bile olmadığını hatırlayın. Sadece problemi bize gösteren ama güzelliklerin neredeyse hiç anlatılmadığı bir kurgu olduğunu hatırlayın…
 
Araştırmalar da gösteriyor ki insan zihni olumsuz şeyleri görmeye tepki verecek şekilde evrimleşmiştir. Gazeteciler ekmeğini buradan kazanır. Bir gazete alın ve haberlerin yüzde kaçının olumsuz kaçının güzel haber olduğuna bakın dediğimi anlarsınız.
Gazetelere ve haberlere baktığımızda her an savaş olduğunu, insanların birbirlerini boğazını sıktığını ve berbat bir dünyada yaşadığımızı zannederiz. Ama sokağa çıktığımızda açmış çiçekleri, esen meltemi, kuşların aşk şarkılarını ve kelebeklerin uçuşmalarını görürüz.
 
Hayatın çok büyük bir kısmı güzelliklerle doludur. Ama gazetede o güzellikleri değil pislikleri görürüz.
 
Bu belgesel ve üzerine koparılan fırtınalar da çok bayatlamış bir yemeğin ısıtılıp bize yeniden yutturulması çabasıdır.
 
Bize sadece olumsuz olan olaylar sanki dünya savaşı yaşanmış gibi aktarılıyor ve OSHO’yu bu problemler üzerinden algılamamız hedefleniyor.

 

Yukarıdaki videoda Hindistan Pune’daki OSHO Meditasyon Beldesi hakkında bir tanıtım videosu var. Bu merkezin kapısı herkese açıktır. Arzu eden herkes bedeli karşılığında burada sunulan meditasyon ve grup çalışmalarına katılabilir. Dünyanın 100’den fazla ülkesinden insan buraya her sene gelmektedir. Ziyaretçi olarak da hizmet vermek üzere de nasıl isterseniz bu merkeze gidebilir ve neler oluyor kendiniz görebilirsiniz. Yeryüzündeki cennet olarak ifade edilebilecek güzelliklere sahip bu merkezde kendinizi keşfedebilir, dünyanın her yanından insanlarla dostluklar kurabilir, güzellikleri gönlünüzce tadabilir ve paylaşabilirsiniz.

NOT: videonun altyazılarını açıp, otomaitk Türkçe çeviriyi çalıştırarak İngilizce bilmiyorsanız anlatılanları anlayacak kadar bir çeviri hizmetine erişebilirsiniz…

OSHO’nun yarattığı tüm güzellikler sanki yokmuş, insanlarda sevgiyi ve yaratıcılığı ortaya çıkartmıyormuş, insanların ruhunun arzusu olan birlikte yaşam kurma, paylaşma, dayanışma ve coşkuyla hayatı kutlamayı onlara ilham etmiyormuş gibi sunuluyor.
 
OSHO sanki Sheela’nın yaptıklarından sorumluymuş gibi aktarmaya çalışılıyor. Kötü her şeyi gösterip sanki OSHO ile alakalı gibi gösterirken iyi hiçbir şey yokmuş ve her şey sahteymiş gibi aktarıyor.
 
ABD’nin kültürünün ne kadar kırılgan, saldırgan ve özgürlükçü gibi görünürken aslında ne kadar nefret dolu olduğunu ve hakiki özgürlükten ve sevgiden ne kadar korktuğunu saklamaya çalışıyor.
 
Esas yok etmek istediklerinin insanların şahsi çıkarları için değil sevgi ve mutlulukla anı yaşarken bir hayat kurabilme olanağı ve örneği olduğunu çok başarılı bir şekilde gizliyor. Hakiki ve otantik bir yaşamın tohumlarını en erken aşamada asker botlarıyla ezip parçalamanın mazereti olarak bu Sheela olayını kullanıyor ve bunu insanların korkularını kullanarak başarıyor…
 
Ama hiç önemi yok. Bir belgeselle ve üç tane karta kaçmış gazetecinin zavallı ve son derece zorlama yorumlarıyla ortadan kalkacak bir şey olsaydı OSHO, o zaman ona sahte guru, peygamber, öğretmen, tarikat lideri vs. diyebilirdik.
 
Neyin sahte ve neyin hakiki olduğunu gösterecek olan sadece zamandır. OSHO gibi bir fenomeni anlamak için bizlerin koşullanmış zihinleri ve küçücük egolarımızın çapı yetersizdir.
 
OSHO gibi bir olguyu anlamak, tarihin kendisi kadar bir zamana ve sürece gereksinim duyar.
 
Sadece şöyle düşünelim: Hz. İsa öldüğünde 10 tane takipçisi vardı. Ve ancak birkaç yüzyıl sonra ortaya onun takipçileri kendilerini Roma’nın paganizminden ayrı bir şey olarak tanımlamışlardı. Bir din olarak krumsallaşması ise birkaç yüzyıl daha aldı. O zamana kadar Hz. İsa tarihsel olarak neredeyse yoktu! Kimsenin umurunda bile değildi.
 
OSHO bedeninden ayrılalı daha 30 yıl olmadı. Onun tarihteki yerini anlamak için henüz çok çok erken. Onu kiminle kıyaslayacağız? Esas soru bu. Benim yaptığım gibi insanlığın bilincinin akışını değiştirimiş Hz. İsa gibi, Buda gibi, Lao Tzu, Mevlana gibi ustalarlar mı kıyaslayacağız? Yoksa ona tarikatçı, sahtekar, düzenbaz bir kült lideri sıfatı mı yakıştıracağız.
 
Medyanın fişeklediği ve zannetmemiz için ter döktüğü gibi OSHO’yu arka mahalledeki üç kuruşluk IQ’ya sahip ve zavallıları sömüren tarikatçılarla kıyaslayacak olursa kişi, onlardan birisi seviyesinde algılamış olacaktır doğallıkla. Tıpkı Hz. İsa’yı sıradan bir suçlu olarak gören Romalılar gibi… Ya da onu dini bozmaya çalışan biri gibi algılayan zamanın Yahudi liderleri gibi… O günlerde İsa’nın yaşadığı yerde onu tanımış insanlar onu bildikleri birtakım insanlarla ve örneklerle anlamaya çalışıyorlardı ne de olsa.

Zaman ve tarihin akışı ise İsa’nın çevresindeki onu bu şekilde yorumlayan insanların yanlış algılama içerisinde olduğunu kanıtladı.

Elbette herkes kendi kabı kadar alabilir okyanusu. Kabındakine bakıp da OSHO hakkında yorum yaparsan kendinle ve kapasitenle ilgili bir şey söylemiş olursun, okyanusla ilgili değil.

 
O nedenle OSHO senin kendinle ilgili bir şey söylüyor her zaman.
 
Çünkü bir usta sadece bir aynadır.
 
Ayna da kendisini değil karşısındakini yansıtır.
 
OSHO’ya bak.
 
Ne görüyorsun?
 
Diyorum ki O sensin!
Amrit Sangeet 

Amrit Sangeet

OSHO hayranıdır ve ruhsal olarak ondan beslenmektedir. Psikolojik Danışman ve psikoterapistlik yapmaktadır. Bir kitabı var adı Buda mısın Budala mı? Ayrıca 15 tane OSHO kitabı çevirmiştir. Ve 40 tane kitabın da editörlüğünü yapmıştır. www.oshoturk.com web sitesinin kurucusudur ve 2000 yılından beridir içeriğini hazırlayıp gönülden paylaşmaktadır. OSHO'nun bilincinin Türkiye'de yarattığı ve yaratmakta olduğu aydınlanmaya azıcık katkısı varsa bundan büyük onur duymaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir